Ulis İzmir'den geçti
Epik Filmler, yani arkeolojiyi temel alan yapıtlar, Sinema Tarihi ile yaşıttırlar. Bununla birlikte esas Altın Çağ'larını yaşadıkları 1950li yıllarda üretilmişlerdir. Bu dönemde, gerek tarihi gerçekleri temel alan Klasik Epikler, gerekse gerçeküstü öğeleri barındıran ve mitolojiyi temel alan Fantastik Epikler, Cinecitta ve Hollywood’da üretilen örnekleriyle milyonlarca seyirciye ulaştılar.
Gerek yazılarındaki tasfirlerden, gerekse eserlerini Yunanca’nın en üst düzeyde konuşulduğu Simirna lehçesi ile kaleme alışından Bornova Semti civarında yaşadığı varsayılan Homeros’un birbirini tamamlayan iki destanı İlias ve Odessa’dan birincisi Truva Çıkarması’ndan savaşa kadarki 10 yıllık dönemi, ikincisi ise Agamemnon Yönetimi’ndeki Akha Birliği’ni oluşturan şehir devletlerinden İthaka’nın Kralı Odesseus’un (James Joyce’dan sonra Ulis) 10 yıl süren geri dönüş macerasını işler.
****
Sinema Tarihi’nde birçok kez işlenen İlias’ın başarılı uyarlamaları varken, Odessa’nın ise, Yunan Televizyonu tarafından hazırlanan bazı yapıtlar ve Andrei Konchalovsky’nin televizyon dizisi dahil olmak üzere uyarlamaları arasında ses getirici bir tanesi bile yapılamadı. Bunu, Odessa’daki sürrealist unsurların ayıklanamayacak derecede fazla oluşu ve çağdaş izleyicinin sinemada gerçekçilik arayışına bağlıyoruz. Epiklerin 2000li yıllarda “Gladyatör” ile başlayan mükemmellik dönemindeki Wolfgang Peterson uyarlaması “Troya” nın başarısı, fikrimizce metindeki gerçeküstü öğelerin ayıklanmasından kaynaklanır. Christopher Nolan’ın, gösterimi henüz tamamlanan “Odessy/Odessa”sında ise, Odesseus’un, Sirenler, tek gözlü dev, insanı hayvana çeviren cadı, 15. Yüzyıl’dan kalma zırhlarla kuşanmış devler gibi gerçeküstü unsurlar, filmin kalitesini düşüren negatif unsurlar olarak yer almış. Bu unsurlar, eğer tek bir sekansta kısaca verilseydi, bizce filmden pek bir şey eksilmezdi.
***
Filmin başlangıç jeneriğinde, öykünün, beyazperdeye, yönetmenin bizzat kendisi tarafından uyarlandığı belirtiliyor. Dramatik Yapı, Christopher Nolan’ın alamet-i farikası olan Bilinç Akışı ile ilerliyor. Yani, anlatı, film boyunca zamanda ileri ve geri zıplamalarla sağlanıyor. İlginç bir şekilde, filmde Troya Savaşına, yani, İlias Destanı’nın içeriğindeki unsurlara sıkça flasbackler var. Bu unsur da filmi “Troya”dan kopamayan hale getirmiş.
Yapay Zeka kullanımının, destansı bir görsellik yaratmakla birlikte, filme yapay bir görünüm kazandırmış olduğu bir gerçek. Açık denizlerdeki Akdeniz Mavisi ise 1960lı yıllarda çevrilen Epiklerden ödünç alınmış gibi duruyor. Her şeyi ile Avrupalı olan filmde, Matt Demon ve Charlise Theron gibi Anglo-Saxon oyuncuların katılımı, yapıttaki karanlık atmosferi bir derece de olsa açmış. Filmin gelişme bölümünün daha kısa tutulması konusundaki fikrimizi daha önce paylaştık. Ancak, Nolan, öylesine dolu bir final hazırlamış ki, dramatik yapıdaki sarkmayı unutturacak nitelikte. Sinemacıların, Homeros’un iki destanını da kendilerince yorumladıkları, içlerinden yalnızca kullanabilecekleri unsurları seçtikleri ve öyküdeki bazı olayları da değiştirdikleri gerçeği göz önüne alınırsa, Nolan’ın da kendi hayal dünyasından kaynaklanan bir sonla filmi sonuçlandırmayı seçmesi doğal karşılanabilir.
***
Filmin, Penelop’la Ulis’in 20 yıl sonra buluşması ve yay gerilmeleri gibi tüğler ürpertici unsurlarla dolu olan final bölümü, “Gladyatör”vari bir sonla bitiyor. Her şeyden önce, Nolan, bu filmde Autheur’u olduğu Bilim Kurgu’nun ilginç öykülerini bir yana bırakıp Çanakkale’de geçen üç bin yıllık bir hikayenin önemine dikkati çekmiş. Bu nedenle filmin yapımcısı ve yönetmeni Christopher Nolan’a bir teşekkür borçluyuz. Özellikle de biz İzmirliler… Homeros’un İthaka Şehrini tasfir ederken aslında Simirna şehrini hayalinde canlandırdığı söylenir. Kaldı ki, Homeros, bu destanları İzmir’de yazmamış mıydı?
----------
26.10.2026
Ufuk Güral