Belediye şirketleri, hizmet aracı mı, siyasi istihdam ofisi mi?
36 Yıllık Bir Akademik Haklılığın Anatomisi, Belediyeler Neden Şirket Kurmamalı?
TBMM Genel Kurulu, toplumun geniş kesimlerini yakından ilgilendiren; Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede (KHK) Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi üzerindeki görüşmelerini tamamladı. Bu kapsamlı paket içerisindeki en kritik madde ise yerel yönetimlerin hareket alanını kökten değiştiriyor: Artık belediyelerin şirket kurması, devralması ve hatta kooperatif ortağı olması doğrudan Cumhurbaşkanı onayı şartına bağlandı.
Yerel yönetimler dünyasında yankı uyandıran bu gelişme, aslında şahsen 36 yıl önce ortaya koyduğum bir bilimsel gerçeğin, bugün idari bir zorunluluk olarak tescil edilmesinden başka bir şey değildir.
Bir Öngörünün Kronolojisi
1990 yılında tamamladığım "Kaynak Hizmet Dengesi Açısından Belediye İşletmeciliği" başlıklı yüksek lisans tezimde, o günün popülist rüzgarlarına kapılmadan büyük bir tehlikeye işaret etmiştim. 1980’li yıllarda (ANAP dönemi) esen liberalleşme dalgasıyla belediyeler; Sayıştay denetiminden, Kamu İhale Kanunu’nun "hantallığından" ve devletin katı personel rejiminden kaçmak için hızla Anonim Şirketler kurmaya yönelmişti.
O dönemde bilimsel verilerle ulaştığım ve bugün hala geçerliliğini koruyan temel sonuç şuydu: Belediyeler şirket kurmamalıdır.
Neden Yanılmadım?
Tezimde savunduğum "Kaynak-Hizmet Dengesi" formülü, bugün belediyelerin neden birer mali çıkmaza girdiğini net bir şekilde özetliyor:
1. Siyasi İrade ve Kaynak Verimsizliği: Belediye şirketleri, rasyonel ekonomik birimler olmak yerine siyasi iradenin emrine girmiştir. Kaynaklar, verimlilik ilkesine göre değil, siyasi önceliklere ve seçim odaklı harcamalara göre tüketilmiştir.
2. Denetim Zayıflığı: 1990’da işaret ettiğim "zayıf denetim" boşluğu, şirketleri şeffaflıktan uzaklaştırmış, kamu kaynaklarının izini sürmeyi zorlaştırmış ve bu yapıları devasa birer borç sarmalı haline getirmiştir.
3. Hizmet Değil, Kaynak Tüketimi: Hizmet üretmek (ulaşım, altyapı, enerji vb.) amacıyla kurulan bu yapılar, zamanla kaynağın kendisini yok eden, verimsiz ve hantal mekanizmalara dönüşmüştür.
1930’dan 2026’ya: Vesayetin Dönüşü
Belediyecilik tarihimiz; 1930’un sosyal odaklı ve belediye hiyerarşisine bağlı "işletme" modelinden, 1984’ün kontrolsüz "şirketleşme" dönemine, oradan da bugünün "tam merkezi denetim" modeline evrildi. 1994’te başlayan Bakanlar Kurulu izni süreci, 2026 itibarıyla Cumhurbaşkanlığı makamına bağlanarak en üst düzey idari vesayet halini almıştır.
Eğer yerel yönetimler, tezi hazırladığım 1990 yılından bu yana şirketlerini verimli yönetebilse, liyakati esas alsa ve mali disipline sadık kalabilseydi; bugün böylesine sıkı bir merkezi onay mekanizmasına ihtiyaç duyulmayacaktı. Mevcut yasal düzenleme, yerel yönetimlerin iktisadi işletmecilik sınavında başarısız olduklarının devlet eliyle mühürlenmesidir.
Sonuç Olarak
Yıllar önce akademik bir tezle ortaya koyduğum "belediye işletmeciliğinin kaynak üretemediği ve etkin kullanılamadığı" gerçeği, bugün Türkiye’nin mali tablosunda bir "sistem riski" olarak kodlanmıştır. Belediye şirketleri artık bürokrasiden bir "kaçış yolu" değil, denetim altına alınması gereken ağır birer "mali yük" olarak görülmektedir.
36 yıl sonra gelen bu yasal "fren", bilimin ve akademik öngörünün ne kadar hayati olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Yerel yönetimlerin kurtuluşu; denetimsiz şirketleşme maceralarında veya siyasi istihdam ofislerinde değil; asli görevlerine dönerek kamu kaynaklarını rasyonel, şeffaf ve hesap verebilir şekilde yönetmelerinde yatmaktadır.
https://www.youtube.com/watch?v=Y8JR9G7g3yo